“Annesine “Hepgül’ün bir transeksüel değil de erkek görünümlü bir eşcinsel olmasını ister miydiniz?” diye sordum. “İsterdim ama feminen olmamak koşuluyla” diyor. Ona göre de erkek erkek gibi, kadın da kadın gibi olmalıymış. Ayrıca Hepgül bir transeksüelmiş. Onun bir koca bulup mutlu ailesinin olmasını hayal ediyor.” Denizli muhabirimiz Halil Kandok’un kaleminden, hayatın içinden…

 

elefonla aradığımda İstanbul’daymış Hepgül. Denizli’ye döner dönmez beni arayacak ve görüşecektik. Hepgül’le görüşme sebebim sadece transeksüel olma yolunda bir travesti olması değil, bütün eşcinsellerin görmek isteyebileceği düzeydeki aile desteğiydi.

Bir yıla yakındır görüşmüyor, transeksüel olma yolundaki çabalarının hangi aşamada olduğunu bilmiyordum. Bildiğim en son düzenli olarak ayda bir psiko-terapi için İstanbul’a gidip geldiği, ailesinin olumsuz tepkilerinin geride kaldığı, tüm maddi giderlerini karşıladıkları, hatta ameliyat masraflarını bile kabul edecek olmalarıydı.

Hepgül 24 yaşında ve resim öğretmenliği bölümü mezunu. Transeksüel olma mücadelesi nedeniyle resim çalışmalarına ara vermiş. Eli resim yapmaya gitmiyormuş artık kafayı taktığı için transeksüelliğe. Zamanının çoğunu internet karşısında genellikle chat yaparak geçiriyormuş.

Denizli’ye döndükten sonra bana geldi. Görsel olarak kadın olma yolunda bayağı yol kat etmiş görüşmeyeli, hatta bir eksiği bile kalmamış ama o çene, burun… revizyondan geçmeye kararlı.

En son terapiye annesiyle gitmiş ve kadın olabilmek için gerekli raporu almış. İşin mahkeme ve operasyon bölümü kalmış sadece. Son terapiye babası da gelecekmiş ama işlerinden dolayı gelememiş.

Bana başka bir misafir geldiği için o gün Hepgül’le fazla konuşamadık. Ertesi gün görüşmeye Hepgüllerin evine gittim. Hepgül’ün ailesi bayağı muhafazakar olmasına rağmen Hepgül’ün sevgilileri de dahil olmak üzere tüm arkadaşlarını evlerine misafir etmesine izin veriyorlar çocuklarının zarar görmemesi için, gözlerinin önünde bulunsun diye.

Hepgül kapıyı modern giyimli bir kadından öte mini etek, göbeğini açıkta bırakan askılı bir bluzla açmıştı ve babası da yanındaydı, sakallı ve tüm hacı haliye, merhabama ‘aleyküm selam’ diyecek muhafazakarlıkla. Hepgül’ün odasına geçtik her zamanki rahatlıkla. Annesi de hoş geldin demek için odaya geldi. Annesiyle daha önceden oturup kalkmışlığımız olduğu için daha rahattık. Annesi de hemşire emeklisi olmasına rağmen başı örtülü namazında niyazında bir kadındı. Konuşmamız boyunca (3–4 saat) annesi bizi baş başa bırakmak istemesine rağmen, benim ısrarımla bizimle kaldı.

Hepgül’ün ailesi de farkındaymış çocuklarının küçüklüğünden beri diğer erkek çocuklarından farklı olduğunu. Ama geçici bir durum diye düşünmüşler hep. Ergenlik çağında da kız gibi davranışlarının değişmediğini görünce bevliyeye kadar gidip “normal” onayını alıp rahatlamışlar. Ama gene değişen bir şey olmayınca Hepgül’le ailesi arasında çatışma dönemi başlamış. Ailesinin durumunu kabullenmesini Hepgül kendi başarısı olarak görüyor. (Her mücadele başarıyla sonuçlanır mı? Kaybedenler mücadele etmeyenler mi?)

Annesi, fedakarlıklarının Hepgül tarafından hafife alınıyormuş gibi, sitemkar bir yüz ifadesiyle, Hepgül’ün babası ve kardeşlerini bu konuda ikna etmek için çok uğraştığını söyleyerek asıl mücadele edenin kendisi olduğunu anlatmak istiyor gibiydi.

Annesine “Hepgül’ün bir transeksüel değil de erkek görünümlü bir eşcinsel olmasını ister miydiniz?” diye sordum. “İsterdim ama feminen olmamak koşuluyla” diyor. Ona göre de erkek erkek gibi, kadın da kadın gibi olmalıymış. Ayrıca Hepgül bir transeksüelmiş. Onun bir koca bulup mutlu ailesinin olmasını hayal ediyor. Hepgül’ün iki aylık evlilik gibi nişanlılık dönemi olmuş çocuklu dul bir adamla. Babasının bile ağladığı, gözyaşları içinde uğurlanmış ailesi tarafından koca evine ama geçinemeyip geri dönmüş. Annesi Hepgül’ün kimseyi beğenmemesinden şikayetçi. Hepgül chat yaparken annesi de bilgisayarın karşısında onun chat’ini takip ederek erkeklere karşı toleranssızlığını eleştiriyor. Yıllardır evli bir kadın olarak erkeklerden mükemmellik beklenemeyeceğini söylüyor. Bir an evvel Hepgül’ü baş göz etmek istiyor. Hepgül’se sevgi ve saygının olduğu bir beraberlik hayal ediyor. Annesine “ Peki, Hepgül evlenip mutlu bir yuvası olunca huzura erebilecek misin?” diyorum. “Tabii ki ama gözüm açık gidecek gene de” diyor.

Hepgül’ün ablası hiç şikayetçi olmamış onun durumundan. Elbiselerini bile ortak kullandıkları dönem olmuş. Abisi baştan çok tepkiliymiş. Transeksüel olmaması için hayat boyu ona bakmaya razı olmuş. Ama Hepgül’deki kararlılığı görünce pes etmek zorunda kalmış. Gelecekte onun iş bulamamasından kaygılanıyor. O yüzden şimdiden emeklilik için sigorta primlerini ödüyor. İş bulamazsa ailesi ona iş bile kurmayı düşünüyormuş.
“baban sana nasıl hitap ediyor, kızı gibi görüyor mu?” dedim. Bir örnekle açıkladı. İstanbul’a terapiye giderken mahallede bir tanıdıklarıyla karşılaşmışlar. Tanıdıkları “Nereye gidiyorsunuz hacı amca?” demiş. Babası da “Kızı terminale götürüyorum, İstanbul’a gidecek de” demiş. İstanbul’a annesiyle terapiye gidince kaldıkları arkadaşının evine hırsız girince yaşadığı şoku telefonla ilk babasıyla paylaşacak kadar yakınlar birbirlerine.

Ailenin diğer bireyleriyle de arası çok iyiymiş Hepgül’ün; Yengesiyle, kız yeğeniyle, erkek yeğenleriyle… Küçük olan erkek yeğeni (İlkokul 2. Sınıf) önce “amca” sonra “pardon hala” diyecek kadar işin ayırdında ve muzipliğindeymiş. Aile, küçük çocukların, Hepgül’ün travestiliğinden etkilenip yanlış yönlenecek homofobisinden uzaklaşmış yani. Yıllardır yaşadıkları travestiliğini bilen mahalle ve akraba çevresine karşı da bir çekinceleri kalmamış.

Hepgül okul yaşamından transeksüel yolculuğuna kadar hayatın her biriminde dışlanmalara, aşağılanmalara, tacizlere maruz kalmış ama transeksüel olunca her şeyin biteceğini sanıyor(mu acaba?).

“Eskiden ateş düştüğü yeri yakardı, şimdi görüyorum ki her yanı yakıyor” sözüyle değişime ayna tutarak başlıyor Mahsun kulaklarımızı çekmeye. Ama ne değişim… Erkek çocuk isteyen bir baba, erkek çocuğu olmadığı için kocasının, üzerine kuma getireceğini düşünen bir kadın, verdiği kayıplardan dolayı sözcükleri dilinden kovmuş bir anne, “devlet babanın” bir oğluna terörist bir oğluna Mehmetçik dediği bir baba, küçüklüğünden bu yana kendini kız gibi hisseden bir adam ve daha hayata dair birçok can alıcı nokta…

Yaşadıkları yerin havasından suyundan, toprağından koparılıp sonu büyük ihtimal asimile olmakla sonuçlanacak bir göçe maruz bırakılan insanların acılarını görüyoruz o beyaz perdeye yansıyanlarda. Yüreğime yumruk yedim sandım filmi izlerken. Elimden geldiğince soğukkanlı izlemeye çalıştım, tıpkı şu an elimden geldiğince soğukkanlı yazmaya çalıştığım gibi. Mahsun Kırmızıgül’ün filme birçok şeyi sıkıştırmış olması, çok şey anlatmak istediğinden. Bu yazıyı yazarken onun bu kaygısını daha iyi anlıyorum. Aklıma bir sürü canımı acıtan konu geliyor, hangisinden başlayacağımı şaşırıyorum. Ama ötekileştirilmeyi hem Alevi, hem Kürt, hem de eşcinsel bir birey olarak katmerli bir şekilde yaşadığımdan, filmin yaklaşımını gayet tutarlı ve olumlu bulduğumu söyleyerek başlamak istiyorum.
On binlerce insanın hayatına sebep olan Kürt sorununa cesurca yaklaşıyor Mahsun. İlk filminde olduğu gibi filmde yaşananları karakterleri üzerinden anlatmakla yetinmiyor, jenerikte de verilen kayıpları rakamlarla gözler önüne seriyor. Ülkedeki bazı insanları rahatsız edecek sözler söyletiyor karakterlere. En çokta bu konuda eksik yanları ortaya çıkıyor aslında. Çünkü bu onun hassas noktası. Söyleyecek sözü çok olduğundan dili dolanıyor. Ama buna rağmen üzeri toz tutmuş iki kavramı (“devlet baba” ve “devlet ana”) çok güzel işlemiş. Şimdiden çıkacak tartışmaların seslerini duyar gibiyim. “Devlet ana bizi yüz üstü bırakmadı, ama devlet baba bize yanlış yaptı, ben kavganın olduğu yere geri dönüyorum, çocuklarım kavganın içinde büyüyecek” diyerek iğnesini dışarı çıkarıyor. Savaşın erkek zihniyetinin eseri olduğunu, asıl acıyı anaların çektiğini söylüyor. Norveç’e göç eden aileye devlet maaş bağlayınca, karakterimiz soruyor, “Çalışıyor muyum ki bana maaş veriyorlar? Bunun altından bir şey çıkmasın…” İşte o anda Mahsun’dan devlet baba’ya bir iğne daha geliyor; “Burada herkes devletin güvencesi altında”. Yıllar önce Norveç’e göçmüş olan gurbetçimiz “Burada sınırları kaldırdılar. İsteyen istediği ülkeye kolaylıkla geçebiliyor diyor, Norveç’e yeni gelen eniştesi ise “Bizim köyden kazaya gidene kadar on beş kez jandarma kontrol yapıyor” cevabını veriyor. Dedim ya cesur sözler ediyor Mahsun. Ama merak ediyorum doğrusu, şimdi bu kadar cesur bir dille barışı, kardeşliği savunan Mahsun, neden yıllar önce Ahmet Kaya’ya linç girişiminde bulunan sanatçıların arasına katılıp “yuhh” naraları attı? Ne ara sürünün içindeki kara koyun olmayı seçti kestirmek güç. Sizce de bu film o günlerin bir günah çıkartması gibi durmuyor mu?

Gelelim filmdeki en çok dikkatimi çeken karaktere. İsmi Kadir, kısaltması Kado. Kadir bir travesti. Bu rolü oynayan Cemal Toktaş rolünün üstesinden çok iyi geliyor. Hatta öyle ki bir süre sonra filmde oynatılan gerçek travestiler oyuncu hissi verirken, kendisi gerçek bir travesti oluveriyor. Travestiyi oynayan diğer bir kaç ünlü karakter ise bize film izlediğimizi hatırlatıyor ve az da olsa bizi filmden soğutuyor. Bunun yanı sıra çoğu LGBTT bireyin kullandığı kelimeleri gerçek travestileri oynatmasının da etkisiyle filme orantılı serpiştiriyor. Travestilerin evde yaşlı bir adama kendi elleriyle yemek yedirmesi de çok şey söylüyor aslında izleyenlere. Türkiye’de çekilen filmler arasında bu kadar tarafsız bir yaklaşımı epeydir görmemiş olmamız da filmi daha değerli kılıyor. Filmin geniş kitlelere ulaşacağından da emin olduğumdan bunu sevindirici bir gelişme olarak görüyorum.

Ve en güzeli de film hemen hemen her kesimden defalarca duyduğumuz bizden “öylesi” çıkmaz sözünü rafa kaldırıyor. Hep büyük şehirlerde olacağına inanılan eşcinsel, dış dünyayla tek bağlantısı sadece televizyon olan köyden çıkınca birileri şaşırıyor. Hatta abisi “Bize yakışmaz! Bizden karı gibi adam çıkar mı lan!” diye bağırıp dövüyor eşcinsel kardeşini. Zorunlu göç ile birlikte İstanbul’a geliyor Kadir. Pencereden sokağı izlerken gördüğü travestiyi şaşkınlıkla izliyor. Bir süre gözlerinde bir ışık görüyoruz ama ardından çok geçmeden korku kaplıyor gözlerini. Çünkü az önce ilk kez bir travestiyle karşılaşan gözleri, hemen sonrasında o travestiye uygulanan şiddete de şahit oluyor. Aslında ona yabancı gelmiyor bu şiddet. Ama kendisinin evde yediği dayakla, travestinin sokakta yediği dayak biraz farklı. Çünkü söz konusu sokak olunca, işin içine biraz politika giriyor. Mahsun ise bu şiddetin politikliğini “Az kaldı hepsini temizleyeceğiz mahallemizden.” diyen karakteriyle gözümüzün önüne koyuyor.

Ve işte kalbime yumruk yediğim sahne. Kadir üstünden ki kıyafeti çıkarıp, olanca çıplaklığıyla ellerini açmış “kardeşiniz artık bir kadın, kabullenin” diye bağırıyor ve ekliyor ” Allah beni böyle yarattı. Öldüğümde ona soracağım, ‘beni neden kadın yaratmadın’ diye”. Sonrasında tam da güneşin doğduğu anda, Eski Galata Köprüsü’nün üzerinde hep gündemimizde olan nefret cinayeti bir kez daha tekerrür ediyor ve biz filmin ortalarında bu finalin temelini oluşturan öyküyü hatırlıyor ve güneşi gördüğü anda öleceğini bilen ama yine de karın üstüne çıkan kardelenlere gözyaşı dökmeden ağlıyoruz.

“Melek’in davası biliyorsunuz devam ediyor. Mahkeme sırasında katil şimdiye kadar trans ve gey cinayetlerinde kullanılan iki önermeyi birleştirmeyi başardı. “ben onu kadın zannetmiştim ve bana ters ilişki teklif etti”. Sanırım bütün cinayetlerde bu cümleleri duymaya devam edeceğiz.”

Umut (Güner) bana yukarıda ufak bir kısmı yer alan yazıyı gönderdiğinde, masamın üzerinde yığınlarca birikmiş dosya olmasına rağmen tepkisiz kalamadım ve büyük bir öfkeyle yazmaya başladım. Aslında hayatımda kimseye, onlarca bıçak darbesiyle hayatını bitirecek kadar öfkelenmemiştim. Hiçbir zaman bu denli bilincimi kaybetmemiştim. Belki bir tokat, belki bir yumruk, belki bir tekme… Ya bırakın tekme tokat da girmiş olabilirsin bir kişiye bir kavgada sonra pişmanlık duysan da duymasan da. Ama bir kişinin canını almaktan bahsediyoruz. Düşünsenize bize ne denmeli ki bu denli öfkelenmeliyiz? Bir, iki değil onlarca ardı ardına kusulan nefret ve öfke dolu bıçak darbelerinden bahsediyoruz. Aslında bu durumlarda biraz derinlere inmemiz gerektiğini düşünüyorum. Çoğumuz ataerkil bir aile yapısına sahip olarak büyüdük ve çocukluğumuzdan itibaren travestilerden korkmamız gerektiği, onların her yönden tehlikeli kişiler olduğu anlatıldı bizlere –ki bu hala böyle devam ediyor, yıl 2009 ama değişen pek de bir şey yok-

Üstüne ibret-i âlem olsun diye haber programlarında, bilinçli olarak yayınlanan travestilerin sarhoş bir halde, otoyolda lüks bir otomobilin kenarında, etrafına bıçak sallayan (dikkat edin, bıçaklayan değil) görüntülerini izlediğimizde, gerçekten travestilerin öyle olduğunu zannediyoruz. Ve hayatımız boyu onlardan ne vazgeçebiliyoruz ne de onları kabullenebiliyoruz aslında. Onlar hakkında çocukluğumuzdan kalma bilinçaltımızda yer eden öyle şeyler var ki, ister istemez içimize dolmuş olan kini en ufak bir tepkilerinde, onlarca bıçak darbesiyle su yüzüne çıkartıyoruz. Özeleştiri yapmamız gerekirse, öyle olduğunu düşünmememiz ihtimal dışı. Hanginiz nefret cinayetlerini izledi haber programlarında, dakikalarca, abartıldıkça abartılan bir şekilde? Şimdi ergenlik yıllarınıza dönün, cinselliği keşif dönemleriniz, kendinizle yüzleşme dönemleriniz…

Karşı cinse ya da hemcinsinize duyduğunuz ilgiyi keşif dönemleriniz. Hetero iseniz sorun yok, aileniz her konuda arkanızda nasıl olsa. Ya hemcinslerinizden hoşlanıyorsanız, hayat ne kadar zor ve acımasız sizin için. Gizemli, saklanılası bir hayatın tam ortasındasınız işte. Zor ile mücadele eden insanlar her zaman başarıya ulaşmışlardır. Bunun bilinciyle öyle ya da böyle yaşarız hayatımızı. Bir de diğer tarafa bakalım. Aziz Nesin dile getirdiği zaman herkes nasıl kızmış öfke duymuştu “Türk toplumu nasıl aptal olur, bize nasıl hakaret eder”. İşte buna benzer bir açıklama dile getirdim bende biraz önce. Gelişmekte olan ülke olarak adlandırılan Türk toplumun geliştiği falan yok, aksine gün be gün gerileme yaşıyoruz. Bunu görebilen insanlar Aziz Nesin’in yapmış olduğu açıklamada azınlık olarak kalan diğer yüzdesel kısım. Bunu inkâr etmek aptallık asıl. Gerilemekte olan ülkemizde bu oran daha da artmakta. Gey ve travesti cinayetlerinden sonra tutuklanan zanlıların götürüldüğü birimlerde sırtını sıvazlayan ve destekleyen polis teşkilatındaki kişilere ne demeli! Üçüncü sayfa haberlerinde sanki ölen taraf suçlu ve ölümü hak etmiş bir şekilde ufacık bir paragrafla yayınlanan haberi okuduğunda “oh iyi olmuş ibnelere, memleket bir ibneden daha arındı” diyen kişiler peki?

Her şeyi unutalım şimdi. 6 ay boyunca bir seks işçisi ile birçok kez birlikte oluyorsunuz ve onun travesti olduğunu anlamıyor, kadın zannediyorsunuz. 6 ay sonunda bir gün sizinle ters ilişkiye girmek isteyince birden kendinize geliyor ve onun kadın değil travesti olduğunu anlıyorsunuz. Tabii ki bunun neticesinde haysiyetinize, onurunuza bu şekilde hakaret eden bu kişiyi öldürmeniz sizin en doğal hakkınız. Üstelik öldürmek de yetmez. En az 30–40 bıçak darbesi ile öldürmelisiniz ki kırılan onurunuz yerine gelsin. Nasıl olsa bu ülkede bunun cezası yok. Daha fazla yazmak bile istemiyorum, yazdıkça utanıyorum!

“Üzgünüm ama hepimiz uzun zamandır şöyle veya böyle tedavi altına alınmış durumdayız. Ama merak etmeyin bilimsel, düşünsel, ahlaki ve hatta ve hatta dini altyapıları olmayan – ki o yüzden mizaha konu oluyorlar – bu zihniyetin başarıya ulaşma şansı yoktur.”

Günlerdir kelimeler boğazımda düğümleniyor, harflere dökebilmenin zorluğunu varın siz hesaplayın. Aileden sorumlu bakan “eşcinseller hasta” demiş, mahalle baskısı diye avaz avaz bağıranlar sanki kafalarına taş düşmüş gibi “bu ne yaavv diye” oraya buraya soruyorlar.” Platon, Michelangelo, Çaykovski, Shakespeare, Foucault, Sokrat, Sappho, Virginia Woolf, Büyük İskender, Gide, Sait Faik, Oscar Wilde, Leonardo da Vinci, Aslan Yürekli Richard, Sezar ve daha binlercesi demiiiii hasta” diye soruyorlar da soruyorlar. Hayretle. Hadi hayretler içinde bir kaç tane de ben ekleyeyim, Murathan Mungan da mı, Ferhan Özpetek de mi hasta. Dinozor Hakkı gibi provokatörce yaklaşanların yanı sıra merkez medya topyekûn eyvahlarda. Ben de izninizle günaydın diyorum onlara. Hem de ne günaydın. Sen yedi yıldır kafanı gömdüğün kumdan şimdi mi çıkardın? Hoş çıkardığın da pek belli değil ya. Hadi onu geçtik Selma Aliye gibi kafaların yetişmesine sen az mı katkı yaptın?
Hatırlayın popçumuz Tarkan, eşcinsel fotoları eşliğinde dünyaca ünlenmeye başlayınca merkez medya ne kadar arkasında durdu. “Türklüğün kahraman figürlerinden Tarkan ismi ibnelikle anılamaz” diye yaygara koparıldığında” ve karşılığında Tarkan annesinden gizli koltuğa işemiş çocuk misali kendini savunmak zorunda kaldığında neredeydiniz. Peki ya Tarkan “Ben Bulgaristan’da tedavi oldum” dediğinde niye “Atma recep eşcinsellik tedavi edilemez” diye itiraz etmediniz.

Peki ya siz medya kalemşorları… Bugüne kadar eşcinsellik oldu mu susanlar siz değil misiniz. Hep üçüncü kişiler hakkında konuştunuz. Onca gey medya mensubuna karşı neden sadece Kürşad Kahramanoğlu tek başına kalıyor. Sizi açık olmaktan alıkoyan ne… Madem eşcinsellik hastalık değil, madem eşcinsellik utanılacak bir eğilim değil, madem Shakespeare bile eşcinseldi, o halde sizi bu kadar gizli olmaya iten ne? Dahası eşcinseller öldürülürken, travestiler öldürülürken, “travesti terörü”, “homo” gibi başlıkları siz atmadınız mı?

Siz değil miydiniz RTÜK başkanının sözlü bir lafı üzerine Huysuz Virjin’e, Aydın’a, Fatih Ürek’e ekranları yasaklayan. Siz değil miydiniz apaçık bir iktidar baskısı olduğu halde, Fatih Ürek’e “Aa demek artık giyim şeklini değişirdin. Bu yeni imajın mı” diye sorup olayı magazinleştiren. Bakın son VJ Bülent Olayı her şeyi izah etmiyor mu aslında. Kaos GL’ye “Son zamanlarda yönetim açık açık bana sakal bırak, giyimini değiştir” diye baskı yapıyordu demiş. Hiç şaşırmadım. Peki baskıyı yapan kim? Gezegen Mehmet’in başında olduğu yönetim. Gezegen Mehmet kimin kankası? Başbakanımızın. (Başbakanımızın kankası da olsa olsa Gezegen Mehmet olur, Fazıl Say olacak değildi ya). Zaten farkında değil misiniz reddedilen yok edilmeye çalışılan prototiplerden arda kalan son örnekti VJ Bülent. Her şey aslında apaçık ortada değil mi. Bu açıklığa rağmen gene siz değil miydiniz “yaa aslında Cem Uzanın arkasında konuştu diye işten atıldı” şeklinde bu karara arka çıkmaya çalışan. Görünürlük anlamında eşcinseller, travestiler önce TV ekranlarından daha sonra da sokaklardan izole edilmeye çalışıldığında siz sahi neyle meşguldünüz? Ergenekon’u sulandırmak ve sahte mahalle baskıları üretmek dışında gerçekten neyle meşguldünüz. Emniyette ortaya çıkan eşcinsellik içerikli haberler için “Emniyette çarpık ilişki”, “Emniyette sapkın ilişki” “Emniyette gey polis skandalı” diye başlık atan Selma Hanım mıydı?

Gazeteci Baki Koşar CNN Türk’ten neden atıldı? Müdürü Çiğdem Anat’a yalan söylemek zorunda kaldığı için. Peki Baki neden yalan söylemek zorunda kaldı. Çünkü Baki “hastaydı” ve CNN Türk’te bir hasta çalışamazdı. O yüzden hastalığını sakladı. Evi hastalığını paylaşan biri tarafından soyulunca kurumundan gerçeği saklamak zorunda kaldı. Baki öldürüldükten sonra bu olayı hatırlatanlara Anat, “Biz Bakiyi cinsel kimliğinden ötürü değil, bize yalan söylediği için kovduk” diyecekti. Oray Eğin de soruyordu: “Sanki Baki size gerçeği söylese gene kovmayacak mıydınız? Niye size yalan söylemek zorunda kaldı” diye soracaktı. Demek ki siz de eşcinselliği hastalık olarak görüyormuşsunuz ki Baki de bunu sizden saklamak zorunda kalmış. Hadi bunları geçtik cenazesine kaçınız gittiniz?

Ve tabi ki CHP. Sayın Sevigen Kavaf hakkında soru önergesi vereceğine, dönüp de kendi partine bak. Neden sadece BDP’nin programında cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ibareleri var? Siz bu kadar eşcinselleri düşünüyorsanız neden programınıza onların sorunlarını almadınız? Uzun zamandır iflas etmekte olan bir paradigmaya militarist şekilde arka çıkmak dışında, demokrasinin o olmazsa olmazı bireysel hak ve özgürlükler noktasında ne tür bir proje sundunuz bu toplumun eşcinsellerine dahası bu toplumun tümüne. O yüzden sen gidip Kavaf hakkında soru önergesi vereceğine, git önce “Ergenekon ruh hastası eşcinsellerin uydurmasıdır” diyen milletvekilini disiplin kuruluna sevk et.

Peki ya o kayıtsız şartsız savunduğunuz TSK’nın eşcinsellere yönelik çağdışı uygulamasına ses çıkarmayan kimdi. Selma Aliye Kavaf mıydı?

Sözün özü aslında sayın bakan yeni bir şey söylemiyor ki. Zaten uzun zamandır AK Parti iktidarı eşcinselleri ve farklı cinsel kimlikleri tedavi altına almış durumda. Uygulama ve icraatları bunu gösteriyordu. Bakanın yaptığı ise sadece bunu sözle tasdik etmek. Üzgünüm ama hepimiz uzun zamandır şöyle veya böyle tedavi altına alınmış durumdayız. Ama merak etmeyin bilimsel, düşünsel, ahlaki ve hatta ve hatta dini altyapıları olmayan – ki o yüzden mizaha konu oluyorlar – bu zihniyetin başarıya ulaşma şansı yoktur. Tek yapabildikleri korku imparatorluğu üzerinden insanları sindirmek. İkna etmeye çalışıyorlar uzunca bir zamandır hepsi bu. Bu yüzden ikna odaları oluşturmaktalar. Takkiye yapıp ikna oluyorsan ne ala. Ama direttin mi sonun en basitinden VJ Bülent gibi olur. Çünkü onlar da bir dönem “ikna odalarından” geçirilmeye çalışılmış – dahası çoğu takkiye bile olsa ikna olmuş – bir zihniyetin temsilcileri. Dün onların giremediği, yer yer hala giremedikleri kapılar dururken, ellerine geçirdikleri başka kapıları bu kez kendileri eşcinsellerin yüzüne kapatmaktalar. Ne hazin ama, değil mi?

Tekrar etmek gerekirse, bilimsel, düşünsel, ahlaki ve hatta ve hatta dini altyapısı olmayan bu zihniyetin başarıya ulaşma şansı yoktur, olmamalıdır. Tek umudumuz bu sakat zihniyetin acilen Türkiye toplumunun hâlâ var olduğunu umut ettiğimiz demokratik refleksine çarpıp bir daha ortaya çıkmamacasına dağılmasıdır. Çünkü unutulmamalıdır ki, bu “sakat” zihniyeti iktidara getiren de yine o demokratik reflekstir. O refleks, daha fazla bireysel hak ve özgürlükler için daha demokratik bir toplum için gösterildi, eşcinselleri “hasta olarak” damgalayıp ikna odalarına alman için değil. İşte bu yüzden bu zihniyetin başarıya ulaşma şansı yoktur. Yeter ki siz ikna olmadığınızı cesaretle sonuna kadar gösterebilme gücüne sahip olun.

Buradan hemen “ama Fatih Ürek, Aydın ikna olmuş gibi yapıyor” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, ama zaten ben onlara değil size sesleniyorum.

Avrupa Komisyonu’na göre Türkiye’nin ayrımcılıkla ilgili yasal çerçevesi AB müktesebatıyla yeterince uyumlu değil. Temel haklar alanında lezbiyen, gey, biseksüel ve trans (LGBT) bireylere yönelik ayrımcılık devam ediyor.

Başbakanlık Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, Avrupa Komisyonunun hazırladığı “Türkiye 2010 Yılı İlerleme Raporu”nun gayri resmi çevirisini yayınladı.

İlerleme Raporunda, temel haklarda LGBT’lere yönelik ayrımcı uygulamalar sıralanıyor. Derlediğimiz başlıklar şunlar:

Ayrımcılığın Önlenmesi İlkesine Uyulmuyor
Ayrımcılığın önlenmesi ilkesi Anayasada güvence altına alınmıştır ve bu ilke çeşitli kanunlarla da teyit edilmektedir. Hükümet, ayrımcılığın önlenmesi ve eşitlik kurulu tesis edilmesine yönelik taslak Kanun hakkında sivil toplum örgütleri, üniversiteler ve ilgili makamlarla danışmalarda bulunmuştur.

Bununla birlikte, mevcut yasal çerçeve AB müktesebatıyla yeterince uyumlu değildir.
Lezbiyen, gey, biseksüel ve transeksüellerin (LGBTT) cinsel yönelimleri nedeniyle işten çıkarıldığı ayrımcılık vakaları görülmüştür.

“Alenen teşhircilik” ve “genel ahlaka karşı işlenen suçlar” hakkındaki Türk Ceza Kanunu hükümleri zaman zaman LGBTT’ye karşı ayrımcılık yapmak amacıyla kullanılmaktadır. Kabahatler Kanunu sık sık travesti ve transseksüelleri para cezasına çarptırmak için kullanılmaktadır.

Devlet Bakanı Kavaf Ayrımcılığa Yol Açıyor
Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı’nın eşcinselliğin bir hastalık olduğuna dair ifadeleri, LGBTT toplumu ve insan hakları örgütlerinde tepki yaratmıştır. Siyasi şahsiyetler tarafından yapılan olumsuz yöndeki bu klişeleştirmeler, LGBTT kişilerine karşı ayrımcılığa daha fazla yol açabilir.
LGBTT örgütlerinin kapatılması yönündeki mahkeme davaları, raporlama dönemi boyunca
olumlu yönde sonuçlandırılmıştır.

Homofobik Şiddetin Faillerine İndirim Yapılıyor
Homofobi fiziksel ve cinsel şiddet vakalarıyla sonuçlanmıştır. Ahiren Ankara’da transseksüel kişilere karşı polis tarafından uygulanan şiddetin yanında, travesti ve transseksüellerin öldürülmesi endişe verici bir durumdur. Mahkemeler, transseksüel ve travestilere karşı işlenen suçların faillerine “haksız tahrik” ilkesini uygulamıştır.

TSK Aşağılayıcı Tıbbi Testler Uyguluyor
Türk Silahlı Kuvvetleri yönergesinde, hâlâ, eşcinselliği “psikoseksüel” bozukluk olarak
tanımlamakta ve eşcinselleri askerliğe elverişsiz olarak addetmektedir. Askere çağrılan
kişilerin, eşcinsel olduklarını beyan etmeleri halinde fotografik kanıt sunmaları
gerekmektedir. Bazı kişilerinde aşağılayıcı tıbbi testlerden geçmeleri gerekmiştir.

Vicdani Ret Hakkı Tanınmıyor
Vicdani retçilere yönelik dini temelli adli takibatlar devam etmektedir. Vicdani ret hakkının
kamu önünde savunulması mahkûmiyete neden olmuştur. AİHM’nin vicdani retçilere ilişkin verdiği kararları hâlâ uygulanmamıştır. Türkiye vicdani retçilerin mükerrer yargılanmasını ve mahkûm edilmesini önleyecek yasal bir düzenleme yapmamıştır. Yehova şahitlerinin birçok üyesi hakkında vicdani retçi olarak mahkemelerde dava açılmaktadır. Askeri bir mahkeme vicdani ret hakkını reddetmiştir.

Ayrımcılıkla Mücadele İş Kanununda İlerleme Kaydedilmedi
Ayrımcılıkla mücadelekonusundaki AB müktesebatının aktarımına yönelik ilerleme
kaydedilmemiştir. İş Kanunu, bir iş sözleşmesinin sonuçlandırılmasından önceki döneme
uygulanmamaktadır. Türk mevzuatında doğrudan ve dolaylı ayrımcılığın tanımı yoktur. Irk veya etnik köken, din veya inanç, engel, yaş ve cinsel yönelim temelindeki ayrımcılığı kapsayan AB müktesebatı aktarılmamıştır.

Örgütlenme Özgürlüğü Engelleniyor
Yargıtay, 2009 yılı sonunda lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel ve travesti (LGBTT)
Lambda Derneğinin kapatılması kararını bozmuştur. Benzer bir olayda İzmir Valiliği, Siyah
Pembe Üçgen LGBTT Derneği hakkında ahlak kurallarının çiğnendiğini iddia ederek yeni bir kapatma davası açmıştır. Mahkeme, Cumhuriyet Savcısının davanın düşürülmesi istemini kabul etmiştir.

Derneklere ilişkin yasal çerçeve büyük ölçüde AB standartları çizgisindedir. Bununla birlikte, dernekler, yasal zorunlulukları yerine getirmede zorluklarla karşılaşmakta ve bazıları orantısız denetimlere maruz kalmaktadır.

LGBTT dernekleri hakkında açılan kapatma davaları dernek kurma özgürlüğünün tam olarak uygulanmasını engellemektedir. Toplanma özgürlüğü konusunda sahada ilerlemeler gözlenmiştir.

Temel Haklarda LGBT’lere Ayrımcılık Devam Ediyor
Temel haklarkonusunda bazı ilerlemeler kaydedilmiştir. Bununla birlikte, derneklerin faaliyetlerinden dolayı adli soruşturmaya ve orantısız denetimlere maruz kaldıkları durumlar halen devam etmektedir.
İdari makamlar tarafından LGBTT derneklerine karşı ahlaki gerekçelere dayanarak dava açılması, örgütlenme özgürlüğünün tam olarak uygulanmasını kısıtlamaktadır.

Hükümet, ayrımcılıkla mücadele ve eşitlik kurulunun oluşturulmasına ilişkin bir kanun tasarısı taslağı hazırlamıştır. Türk Ceza Kanununun “teşhircilik” ve “genel ahlaka karşı suçlar”a ilişkin hükümleri LGBTT’lere karşı ayrımcılık amacıyla kullanılmaktadır. Kabahatler Kanunu, travesti ve transseksüellere para cezası uygulamak için sıklıkla kullanılmaktadır.

Bir radyomuz vardı. Bazı akşamlar içimizi sadece dinleme telaşı sarar, Zekai Tunca’nın o eşsiz yorumuyla hayat kattığı şarkıları dinlerdik. Annem soba üzerinde demlediği çayını ince belli bardağa doldurur, babama nazikçe takdim ederdi. Öyle zamanlarda mutlu bir aile olduğumuzu düşünürdüm.

Birkaç yıl sonra, babam kucakladığı televizyonla dayanınca kapımıza, zengin bir aile olduğumuzu düşünmeye başlamıştım. O akşam; babamın gülümseyişi, tatlı niyetine geçmişti boğazımızdan. Çünkü; çok ender gülümserdi, babam. Hep düşüneceği ve sanki anlatmak isteyip, anlatamayacağı şeyleri olurdu. Kalın camlı, siyah çerçeveli gözlükleri vardı. Onun arkasına gizlenmiş, zümrüt yeşili gözleri bazen uzaklara dalar ve bizden kopardı. Bunu hissederdik. Bazı akşamlar, oturma odamızda, pencere kenarında duran kırmızı kadife koltuğumuzda uykuya dalardı. Annemle arasında hep bir mesafe olduğunu düşünürdüm. Akşam yemeklerinde birbirlerinin yüzlerine bakmaktan kaçınır, sadece televizyon seyrederlerdi. Ben ise; en çok babamı gözetlerdim. Bazen onu seyrederken bunun farkına varırdı ve bakışlarımız çakışırdı. Öyle zamanlarda utancımı gizleyemez, başımı başka yöne çevirirdim.

Babam nazik ve alabildiğine duygusal biriydi. En çok yazı yazardı ve biz yazdıklarını okumamaya yeminliydik. Çünkü; kazayla da olsa elimize geçmesi muhtemel olan defterlerini, kilidi mutlak üzerinde duran çekmecesinde saklardı. Saçlarını kulak memesi hizasına gelmeden kestirir ve sakal tıraşı olmayı, gerekmedikçe, sevmezdi. Onu örnek almak hoşuma giderdi. Toplumun içinde, Galata köprüsünde, yürürken bastığı yerlerin değişime uğradığını düşünür ve babamın bir melek olduğunu hayal ederdim. Hemcinslerine, anneme bakmadığı gibi bakardı.. bunu fark ettiğimde susmayı ve gerekmedikçe konuşmamayı öğrenmiştim.

Annemle ikisini balık kızartma telaşında, mutfakta izlerken, babamın annemden daha kadın olduğunu ve ellerini daha iyi kullandığını görmüştüm. Bunu görmek babamı bana yabancılaştırmamıştı. Gözlerimin önünde şiir gibi hareket eden, o oyuncuya, tepkisizce bakakalmıştım. Utanmamıştım. Çünkü; o aslında on günü aşkın sakalının ardına saklanan, elleriyle kitap sayfasını çevirmesi bile güzel bir şarkıyı andıran, bizim tanıdığımızın aksine bambaşka biriydi. İşe gittiğinde pencerenin sokağa bakan yüzünde babamın döneceği saati beklerdim. Akşam olduğunda ve geliş saati kapıya yaklaştığında yine pencere kenarında yürüyüşünü, etrafa bakışını gözlerimde bir kadın olarak canlandırırdım. Bunu kimse bilmezdi. Babam bile.

Bazen bir şey söyleyecekmiş gibi bakardım ona. Nefes nefese kaldığımı hisseder, saçlarımı okşardı. O zamanlar bildiğim tüm kitapçılarda onu anlatabilecek eserler aramaya başlamıştım. Okuyacak ve babamın aslında bir kadın olduğunu ispatlayacaktım. Buna gerek kalmadığını anladığım gün, okuldan tebeşir tozuyla ateşimi yükseltip hastalık bahanesiyle, eve erken geldiğim gündü. Annemin yokluğunu, her zaman giydiği ekru ayakkabılarını, kapı eşiğinde göremediğimde anlamıştım. Radyoda Zekai Tunca şarkı söylüyor, yukarı katta babam ona eşlik ediyordu. Şimdi; hızlıca o tahta merdivenleri çıktığımı hatırlıyorum.. yatak odasının kapı aralığından babamı görüşüm geliyor gözlerimin önüne.

Kitap okumayı bırakıp gözlerimle şahit olduğum ve onun ölümüne kadar herkesten gizlediğim, şaşkınlığın yerini, merakın aldığı o dakikalar… Beynimde yer etmiş sinek kaydı yüzü, makyajlı gözleriyle, aynaya bakan o güzel kadın.

Onun varlığını babamla birlikte herkesten sakladık. O anlarda babam o kadın oluyor ve ben yine gizlice kapı aralığından bakan görgü tanığı oluyordum. Anneme söylediğim her şeyin dışında kalan, o kadın, en çok o ekru ayakkabılar kapının önünde olmayınca evimize ziyarete geliyordu ve giderken odama çekilip babamın kırmızı kadife koltuğumuza oturuşunu izliyordum.

Şimdi yıllar geçti.. evimin balkonundan babamı anımsıyorum. Okumakta olduğum kitaplar bana anlamını herkesin bildiği ama işlerine gelmedikçe önemsemedikleri o kelimeyi öğretiyor ‘Travesti

Biz aslında bu kelimeye hiç yabancı değildik. Çünkü; ömrünün sonuna kadar sadece yalnız kaldığı zamanlarda hissettiği gibi olmuştu babam ve ben oynayabildiğim en iyi oyunu oynamıştım. Bir-iki-üç deyip tıp demeyi.

LGBT’lerin kimlik ve yönelimlerinden ötürü maruz kaldıkları ayrımcılıkların devam ettiğini belirten Avrupa Komisyonu, Türkiye’nin İlerleme Raporu’nu bugün açıkladı.

İlerleme Raporu, Lezbiyen, Gey, Biseksüel ve Translarla ilgili bölümünde, Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Kurulu Kanun Taslağından “cinsel kimlik” ibaresinin çıkartılmasının altını çiziyor. Planlanan düzenlemenin Avrupa Birliği (AB) müktesebatına uymadığını belirten Rapor, ayrımcılıkların devam ettiğini belirtiyor.

LGBT’lerin ayrımcılık ve şiddete karşı korunması için Türkiye Hükümetine çağrıda bulunan Avrupa Komisyonu 2012 Türkiye İlerme Raporu’nun satır başları şöyle:

Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Kurulu AB mevzuatına uygun olmalı

“Hâlâ, ayrımcılıkla mücadele ve eşitlik kurulunun kurulması konusunu da içeren kapsamlı bir ayrımcılıkla mücadele kanununun eksikliği söz konusu. Meclise bir kanun taslağı sunuldu ve ilgili meclis komitesi cinsel kimlik veya cinsel yönelim üzerinden ortaya çıkan ayrımcılık örneklerinin ortadan kaldırılmasını öngören düzenlemeyi taslaktan çıkardı. Mevcut yasal çerçeve Avrupa Birliği Mevzuatı ile aynı hizada değil ve etnik, dini, cinsel kimlikler ve diğer oluşlar üzerinden bireylere karşı sergilenen ayrımcılıklar devam ediyor.”

Eşcinsellik suç değil ama LGBT’ler ayrımcılığa ve şiddete maruz kalıyorlar

“Eşcinsellik Türkiye’de ceza gerektiren bir suç değil. Ancak lezbiyen, gey, biseksüel ve trans (LGBT) bireyler hâlâ ayrımcılık, yıldırma gibi muamelelere maruz kalmaya devam ediyorlar ve şiddet suçlarına kurban oluyorlar.”

Çalışma hayatında cinsel yönelim ayrımcılığı devam ediyor

“LGBT çalışanlar ve kamu personeli cinsel yönelimlerinden dolayı işlerinden kovuluyor. LGBT bireylere karşı konut ve sağlık hizmetleri de dahil olmak üzere diğer birçok alanda ayrımcılık sergileniyor (özellikle trans bireylere karşı). Çok sayıda dava ve adli kovuşturma hâlâ devam etmekte.”

LGBT’lerin yaşam hakları korunmuyor; failler cezasız kalıyor

“2011 süresince Türkiye’de LGBT bireylere karşı gerçekleştirilen yaşam hakkı ihlalleri, işkence ve kötü muamele ile cinsel taciz vakaları rapor edildi. Farklı cinsel kimlik veya yönelime karşı işlenen suçların soruşturmalarında ve takiplerinde eksik kalan noktalarsa faillerin cezasız kalmasına sebep oldu.”

“Genel Ahlak” ile LGBT’lerin cezalandırılması devam ediyor

“Türk Ceza Kanununun “teşhircilik” ve “genel ahlaka aykırı hareketler” Maddeleri ve ayrıca Kabahatler Kanunu maddeleri LGBT bireylere karşı ayrımcılık uygulamak ve söz konusu bireylere ceza kesmek için yaygın olarak kullanıldılar.”

Transfobik suçlular “haksız tahrik” bahanesiyle kollanıyor

“‘Haksız Tahrik’ prensibinin transseksüel ve travesti bireylere karşı ilgili suçları işleyen kişiler lehinde defalarca kullanılması hâlâ büyük bir sorun. Keyfi tutuklamalar ve şiddet uygulamalarından dolayı polislere suçlamalar yönelten LGBT insan hakları savunucularına davalar açıldı.”

TSK hâlâ eşcinselliği “hastalık” olarak görüyor

“Kamuoyunca tanınan şahıslar LGBT bireylere karşı sıklıkla olumsuz stereotipleri kullandılar. Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) kurum içi kuralları eşcinselliği hâlâ “psikoseksüel” bir hastalık olarak tanımlamaya devam ediyor ve eşcinsellerin askerlik hizmeti için uygun olmadıklarını beyan ediyor.”

Ayrımcılığa karşı kanun yok; Hükümet’in desteğine ihtiyaç var!

İlerleme Raporu’yla birlikte açıklanan genişleme stratejisi belgesinde ise ayrımcılıkla mücadele için daha fazla çaba sarf edilmesi gerektiğinin altı çizilerek kapsamlı bir ayrımcılıkla mücadele kanununun olmamasına dikkat çekildi.

Ayrımcılıkla mücadele kanununun olmamasından ötürü Lezbiyen, Gey, Biseksüel ve Travesti bireylerin de dâhil olduğu hassas grupların toplumsal suiistimale, ayrımcılığa ve şiddete karşı etkin biçimde korunması için Hükümet’e çağrı yapıldı.

Soylu ve destansı bir metin gibi duruyor heteroseksüel kutuplaşmanın yarattığı bedenler. Erkeklik ve kadınlık üzerine yüzyıllardır destanlar yazılıyor çünkü. Kendimizi inşa ettiğimiz, bedenlerimize çeki düzen verdiğimiz kanonik metinler olarak durdular hep karşımızda. Bu metinlere göre şekillendirdik bedenlerimizi. Metinleri sahnenin sahte ışıkları altında dönüştüren travesti bedenlerin parodileşmiş halleriyle kahkahalara boğulduk çoğu zaman. Destansı ana metnin içeriğini ve biçimini değiştirip başka türlü de yazılabileceğini gösteriyordu travesti bedenler bize. Bu bedenler sahnenin pırıltılı dünyasından çıkıp da hayatın içine bulaştıklarında, kapı komşularımız olduklarında ana metne göre kurduğumuz kendi varlıklarımızın parodileşmeye başladığını fark ettik birden. Tüm kapalılığı ve tek anlamlılığıyla, ellerine tutuşturulan metinleri sahneye koyan erkek ve kadın parodilerine dönüşüverdik çok geçmeden. Kaskatı varlıklarımızı tehdit eden trans bireyleri mahalleden kovmaya karar verdik sonunda ve durmadan kovmaya devam ediyoruz. Mümkün olabildiğince uzağa, hep daha uzağa; varlıklarımızı parodileştiremeyecekleri bir yer arıyoruz onlar için.

Oysa soylu, destansı metinlerin altında kıvrım kıvrım uzanan başka metinlerin, dinamik oluşların dışa vurmuş halleriydi onlar. Destanlarla kapamaya, katılaştırmaya çalıştığımız çoklu oluşların yüzeye çıkmış halleri. Ölüm sonrasında kasların kasılı kalmasına, yani rigor mortis’e benziyor duruşumuz. İktidarın destanları hep bizleri kaskatı görmek, bir rigor mortis halinde dondurmak istiyor.

Destanların bozulabileceğini, başka türlü de yazılabileceğini biliyoruz. İ.Ö. 8. yüzyılda Vergilius’un yazdığı Aeneis destanını dönüştürerek yeniden yazan 17. yüzyıl yazarı Scarron, Vergilius’u travestileştirmişti örneğin. Kişileri ve kahramanlık durumlarını sıradanlaştırarak değiştirmeye dayanan bir destan parodisinin örneğidir Scarron’un‘le Virgile Travesti’si. Soylu bir metnin eylemini ya da konusunu olduğu gibi sürdürerek, yani yapıtın temel içeriğini ve anlatısal devinimini değiştirmeden, onu bildik, sıradan yeni bir üslupla yeniden yazma yöntemine ‘le travestissement burlesque’ (alaycı dönüştürüm) deniliyor. Alaycı dönüştürüm, soylu bir tür olan destanı alaya almak, destan yazısının ciddi havası içerisine komik unsurlar katmak, böylelikle tonunu değiştirerek okuru eğlendirmek amacını güdüyor. (bkz Kubilay Aktulum, Metinlerarası İlişkiler, Öteki). Destan kahramanının tek merkezli ve kapalı yapısını yüceltmek yerine çok yüzlüğünü dışa vuruluyor. Bizleri birer kahraman olarak kuran destanları çökertirken, nasıl da çok yüzlülüğümüzü bize hatırlatıyor trans bireyler.

Scarron bir barok dönem yazarıydı. Ortaçağın yapıtı tek anlamlı ve kapalı, tek merkezli, önceden kurulmuş düzenlerin hiyerarşisini yansıtmasına karşın, barok kültür çok merkezli, çok anlamlı açık bir yapıt kuruyordu. Yazında, resimde ve mimaride öz arayışından vaz geçilmiş, görünüme kaymıştı ilgi. Kompozisyonun kapalı, ana bir merkeze gereksinimi olduğu ve izleyiciye önceden belirlenmiş bir bakış açısı verilmesi düşüncesi terk edilmişti. İzleyici sanki sürekli bir değişim içindeymişçesine yapıtın her bir yüzünü görebilmek için sürekli hareket etmeye zorlanır. Bir rigor mortis halinde sonsuza kadar dondurulmuş figürlerin yerine, bir oluş halinde bükülmüş figürlerle karşılaşırız. Tuhaf bir resim var Viyana’da. Bedeni öylesine bükülmüştür ki giysilerinin altındaki bedeni tespit etmekte zorlanırız. Maulbertsch‘in resminde, sanki tuhaflığın bir tür norm haline geldiğini görüyoruz. Çok tuhaf bir bakış açısından tuhaf oluşlar yaşayan bir azizin anlık temsilidir bu. Barok vizyonun uç örneklerinden biri. İzleyici olarak bize artık kapalı, anlamı sabitlenmiş bir tasvir sunulmaz, aksine yorumlamak ve yorumlarken de sınırlarımızı aşmak zorunda olduğumuz bir olayla baş başa bırakır bizi.

Bedenlerimizi tıpkı Maulbertsch’in resminde olduğu gibi oluş halleriyle sürekli bükülürken, inadına kaskatı bir rigor mortis tavrıyla destansı kahramanları oynamayı sürdürüyor ve içimizdeki çokluğu canavarlaştırarak onlarla destansı mücadelelere girişiyoruz. Fark etmesek de hayatın akışı oynadığımız rolleri çoktan parodileştirdi bile.

22 Şubat günü internet sansürünü protesto etmek için Taksim’e çıkanlara polis gaz bombalarıyla saldırdı. Çok sayıda kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında Hevi LGBTİ üyesi Sezer Yekta da vardı. Yekta, gökkuşağı bayrağı taşıması gerekçe gösterilerek gözaltına alındı, darp edildi, polisin homofobik tacizlerine maruz kaldı.

Sezer Yekta o geceyi ve yaşadıklarını anlatıyor:

Evet 22 Şubat internet sansürü eyleminde gözaltına alınan isimlerden biri de bendim..

Saat 7 gibi Taksim’deydik. Meydandan girişte pek bir şeyler yoktu. Az öteye ilerledikten sonra (muhtemelen Mango’nun önü) sol grupların bayraklı yürüyüşü ile karşılaştık. Buradan cesaret alan ben, çantamdan çıkardığım katlı halde bulunan gökkuşağı bayrağını tam çıkarmış çubuğa takmaya çalışırken ne bir ikaz ne bir süre tanıma demeden polis terörünü bir anda üzerimde buldum. Kaçan kaçmıştı bense çoktan iki mahlukatın kollarındaydım. Gökkuşağı bayrağını elimden alıp ayaklarıyla ezdiklerini az çok hatırlıyorum.

Darp, küfür, taciz…
Biri saçımdan tutup 5-6 kişilik çevik kuvvetin arasına oturttu. Yumruklar, tekmeler, cop darbelerine direnirken “amına koduğumun ibnesi, götveren, götünü siktiğim” tarzı bir çok küfür falan filan. Etraftan insanların tepkisi üzerine darp faslı bitti… Simdi dövüle sövüle, ite kalka Mango’nun oradan meydana gitme zamanı… Her seferinde çevik polislerin arasından giriliyor, tekrardan bir darp faslı başlıyor tabii bir o kadar da LGBTİ kimliğime küfür ve taciz.

“Al içeri ibne kotamız dolsun!”
Her şeye rağmen cırlıyorum o an, canım acımıyor denk geldiğime ben de basıyorum tekmeyi… Neyse gözaltı aracının yanına geliyoruz. Üst aranıyor kimlik sorgulanıyor falan. İçlerinden biri çıkıyor: “Bunu niye getirdiniz buraya?” Diğeri müdahale ediyor: “Al, al içeri, ibne kotamız dolsun!”

Giriyorum araca. İçeride 30-40 kişi. Darptan çok feci yaralananlar, birbirlerini tanıyanlar arasında “Acaba o ne yaptı, kaç kişi var bizden?” muhabbeti, oturuyorum. Bizimkilere “Gözaltındayım” diye mesajla bildiriyorum.

“Dudağını niye deldirdin diğer delikler yetmiyor mu?”
Polis her yanımdan geçtiğinde gülüyor, sataşacak yer arıyor. Taviz vermiyorum. “Erkek adam küpe mi takar” sorusuna “Erkek adam olmadığımı göremeyecek kadar kör müsün?” yanıtı baya bir duraksatıyor.. Egosu tatmin olamadı ya şimdi de başka bir yerden vuracak sözde “Dudağının altını ne diye deldirdin, diğer delikler yetmiyor mu?” Cevabımı gülerek veriyorum: Diğer deliklerle yeterince batıyoruz size zaten maksat daha fazla batmak.

Bu arada acayip bir şekilde çişim var. Araç içinde bekleyen polislere defalarca dile getiriyorum. Hiçbirinin umrunda değil. Tam iki saat boyunca bu böyle devam ediyor. En son biri “Birileri götürsün şunu” falan dedi. “Ben onunla tuvalete gitmem” yanıtı da gelmez mi (!) (aaay götüüm…)

Kadın arkadaşlar vardı. Onlara “kızlar dönün arkanızı” dedikten sonra fermuarımı açmaya çalıştım… Ki çok ciddi idim. Gerçekten işeyecektim, o derece sıkışmıştım. “Hey tamam dur! Çıkıyoruz yola, hastanede yaparsın” diyor. Neyse sabretmeye devam ediyorum. Hastaneye geliyoruz. Ve mutlu son! O kadar sıkışmışım ki içeride kaç dakika kaldığımı hatırlamıyorum. Tek hatırladığım “Hadi lan, napiyorsun içeride?” uyarısı.

Polisten porno muhabbeti!
“İşiyorum, duymuyor musun” yanıtı onu baya germiş olmalı ki çıkar çıkmaz kolumdan tutup çeke çeke araca götürüyor. Araçta sadece erkekler var, kadın arkadaşlar sağlık kontrolüne götürülmüş. 5-6 polis falan biniyor. “Bayanlar gitti di mi, ha evet. Ee şimdi porno izleyemeyecek miyiz” diyor. Başlıyorlar bir kaç “solcu” erkekle am sik göt muhabbeti etmeye…

“Size LPG mi diyorlar?
Ortamın çok erkek kokması rahatsız ediyor tabii beni. “Sen de porno lobisinden olmalısın, size lpg mi ne diyorlar ne işin var lan” falan diyor. “Komik olmadığın konusunda anlaşalım, lpg değil, lezbiyen, gey, biseksüel, trans ve interseks” diye cevap veriyorum. Polislerden biri soruyor ordan “biseksüel tam olarak ne oluyor” açıklıyorum ben de. Neyse sıram geliyor doktora götürüyorlar önce avukatlarla karşılaşıyorum. Durum hakkında az konuştuktan sonra polis müdahale ediyor ve doktor odasına giriyorum.

“Kaç yıl sonra travesti olacaksın?”
Saçma sapan bir muayene ardından raporlar alınıp karakola gidiyoruz. Polis bana “Kaç yıl sonra travesti olacaksın?” diye soruyor. “Canım ben zaten travestiyim” yanıtını esirgemiyorum kahraman Türk polisinden (!)

Karakola geliyoruz. Savcıdan tutanak bekliyoruz. Bir gecem karakolda geçiyor. Sabah savcılığa sevk ediliyoruz. Ve avukatlarla veriyorum ifademi “Eyleme dair üzerimde hiçbir delil bulunamadı. Darp edildim, LGBTİ kimliğimden dolayı taciz ve nefret söylemlerine maruz kaldım, bir geceyi sebepsiz yere gözaltında geçirdim. Mağdur olduğumu belirtiyor ve karşı dava açılmasını talep ediyorum” dedim ve serbest bırakıldım…

Gözaltında bulunduğum süre zarfı içerisinde örgütlü mücadeleniz ve tüm çabanız karşısında gözlerim doldu resmen. Hepinizi bu örgütlenme, direnme mücadelesinde selamlıyor , kocaman kocaman öpüyorum.

Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!

Çizgi romanlar, zaman zaman alt metinlerinde eşcinsel temalar bulundurmuş olsalar da, 1970’lere kadar pek fazla açık bir şekilde LGBTİ olan karakterlere ve öykülerine yer vermemişlerdir. Bu yazıda, ABD ve Japonya gibi LGBTİ ve Queer çizgi romanlar açısından zengin olan ülkelerdeki örneklerin yanı sıra, bu konuda çorak olan Türkiye’deki çizgi romanlara değineceğiz.

ABD
Michael Chabon’un romanı Kavalier ve Clay’in Akıl Almaz Maceraları adlı romanı, Amerikan çizgi roman endüstrisinin gelişimini kurmaca karakterlerle anlatan bir olay örgüsüne sahiptir. Biri Çek, diğeri Brooklynli olan iki yahudi kuzenin, Joe Kavalier ve Sam Clay’in ikinci dünya savaşı sırasında, Nazileri alt eden bir çizgi roman karakteri yaratması konu edilir. Kitabın bir bölümünde, eşcinsel olan Sam Clay, çizgi romanlarındaki süper kahramanlara genç oğlan yardımcılar verdiği için niyetleri sorgulanır. Bu kahramanlar arasında eşcinsel ilişkiler olduğu ima edilir.

Kulağa şaşırtıcı gelebilir, fakat işin bu kısmı kurmaca değildir. Dr Fredric Wertham adlı bir psikiyatristin 1954 yılında yayımlanan, Seduction of The Innocent (Masumların Baştan Çıkarılışı) adlı kitabı, onun tabiriyle gençleri suça ve “anti-sosyal” davranışlara iten etkenlerin başında çizgi romanları gösterir. Dönemin korku çizgi romanlarına eleştiri getiren Wertham, Batman ve Robin arasındaki ilişkinin de homoerotik yanları olduğunu ve gençleri “kötü etkilediğini” ileri sürer.

Rengarenk taytlarıyla camp estetiğinin bir parçası olmuş süper kahramanlar, pek açıkça queer veya LGBTİ temalar ortaya koymazlar uzun süre. Fredric Wertham’ın çalışmasının ürünü olan Comics Code Authority adlı sansür kuruluşunun sakıncalı bulduğu temalar arasında yer alırlar. Bir oto-sansür mekanizması olan CCA, elbette bağımsız sanatçıları çok etkilemez ve 1960 ve 70’lerin tabu yıkan atmosferinde, çizgi romanın yalnızca çocuklar için olmadığını düşünen underground çizerler, her türlü cinsel imgenin yanında, queer ilişkilere de yer verir.

Amerika’da durum böyleyken, Avrupa’da, Touko Laaksonen, nam-ı diğer Tom of Finland, 1940’ların ortalarından itibaren çizdiği underground ve erotik çizgi romanlar, karikatürler ve ilüstrasyonlarla, muhtemelen ilk modern gey çizer ünvanına hak kazanır. Bu çizgi romanlar, Amerika’da 50’li yıllarda el altından, korsan olarak dağıtılır. 1960’lara gelindiğiyse artık özgürleşen yayın ortamında gizli saklılığa pek gerek kalmamıştır.

Her ne kadar underground çizgi romanlar LGBTİ temalara yer verseler de, karakterler genelde heteroseksist bakış açılarıyla yaratılmış, genel olarak mizahi ve grotesk öğeler içeren çizgi hikayeler içinde derinliği olmayan, stereotipik biçimlerde resmedilmişlerdir. 1970’lerin ortalarında itibaren gey okuyuculara hitap eden alternatif ve underground çizgi romanlar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştır. Feminist çizer Trina Robbins öncülüğünde çıkam Wimmen’s Comix, 1970 yılında, stereotipik temsiller içermeyen, ilk lezbiyen karakterli çizgi romana yer verir: “Sandy Comes Out”.

LGBTİ temalara yer veren ilk önemli çizgi romanlardan biri, periyodik bir antoloji olan Gay Comix’tir. 1980’de Howard Cruse tarafından yayımlanmaya başlayan antoloji, çeşitli yazar ve çizerlerin katkılarıyla gey özgürlüğü hareketinin önemli bir parçası olmuş, ağırlıklı olarak otobiyografik öykülere yer vermiştir. 25 sene boyunca yayınlanan Gay Comix, toplamda 18 sayı çıkarmış ve queer çizgi roman topluluğunun lokomotif yayınlarından olmuştur. Bu süre zarfında yalnızca otobiyografik işlere değil daha fantastik sayılabilecek çizgi romanlara da yer vermişlerdir.

1980’lerden bu yana pek çok önemli LGBTİ ve queer çizgi roman yayımlanmıştır. Bugün mutlaka okunması gereken grafik romanlar listesinde yer alan ve Türkiye’de de Cenaze Evi, Şenlik Evi adıyla yayımlanan, Alison Bechdel İmzalı Fun Home (ve onun devamı niteliğindeki Annem Sen misin? – Are you my Mother?), en bilinen queer çizgi romanlardan biridir. Bu kitapta, Bechdel’in “coming out” süreci, çocukluğu ve babasının ölümünden kısa bir süre önce eşcinsel olduğunu öğrenmesi anlatılır. Elbette, Bechdel’ın bu grafik romanlardan önce, 1980’lerde yarattığı Dykes to Watch Out For’u da atlamak olmaz. Gay Comix editörü, Howard Cruse’un Stuck Rubber Baby’si de belli başlı gey grafik romanlar arasında anılmalıdır. 1995’te yayınlanan kitap, 1960’larda Amerika’nın güneyinde eşcinsellik ve ırkçılık temaları üzerine bir öykü anlatır.

1990’lardan itibaren anaakım Amerikan çizgi romanları da LGBTİ ve queer temalara yer vermeye başlarlar. Başlangıcında kahramanları yalnızca beyaz, heteroseksüel erkeklerden oluşan süper kahraman çizgi romanları, yavaş kadınlara, beyaz olmayan karakterlere ve zaman içinde LGBTİ ve queer karakterlere de yer vermeye başlar. Günümüzde, beyaz/heteronormatif tavır, büyük bütçeli süper kahraman filmlerinde devam etse de, çizgi romanlar okuyuculara farklı alternatifler sunarlar. Türkiye’de Yenilmezler adıyla gösterime giren Avengers filmi, Kaptan Amerika ve Demir Adam karakterleriyle Amerikan vatanseverliğini ve militarist bir tavrı, ekibin tek kadın üyesi olan Kara Dul/Black Widow ile de cinsiyetçi eğilimlerini ön plana çıkarır. Marvel Comics etiketiyle çıkan bir Avengers varyasyonu, Young Avengers ise buna zıt bir tavır izler. Öncelikle ekibin neredeyse tüm üyeleri LGBTİ sınırları içinde tanımlanırlar. Baş karakterlerden ikisi gey, bir diğeri lezbiyen, diğer ikisi biseksüeldir. Miss America adlı karakter, grup içinde Kaptan Amerika’ya denk düşer, fakat Latin Amerika kökenli bir kadındır ve Amerikan milliyetçiliğiyle görünürde bir alakası yoktur.

Alternatif ve anaakım çizgi romanların daha göz önünde olan örnekleri dışında, çeşitli antolojiler ve webcomic’ler (internette yayınlanan çizgi romanlar) queer çizgi romanlar bakımından zengin içerik sunmaktadır. Justin Hall’un No Straight Lines (Düz Çizgi Yoktur) antolojisi, Queer çizgi romanların 40 yıllık tarihinden, kısa işlere yer veren önemli bir çalışmadır. Rob Kirby’nin 2013’te Kickstarter’la finanse ettiği Qu33r, 33 çizerden yeni çizgi romanlara yer veren bir albümdür. Bu sene içinde Beyond adında queer bilim kurgu ve fantezi çizgi romanlara yer verecek yeni bir antolojinin de çıkması beklenmektedir.

İnternetteki LGBT temalı webcomic’lerin bir listesi için- http://www.boyinpinkearmuffs.com/lgbt-webcomics/

Japonya
ABD dışında, LGBTİ ve Queer çizgi romanların en yaygın olarak bulunduğu, hatta ABD’ye oranla daha yaygın olduğu, ülkenin Japonya olduğu söylenebilir. Japonya’da bu kategorideki çizgi romanlar ya da mangalar, çeşitli alt kategorilere ayrılmaktadır.

Yaoi kategorisindeki çizgi romanlar genç erkeklerin erotik ya da romantik aşk hikayelerine odaklanır. Genç erkekler arasındaki ilişkileri betimleyen öyküler Japonya’da başlı başına bir gelenektir ve bilinen ilk örneklerine 11. Yüzyılda rastlanmaktadır. Samurayların yaşadıkları eşcinsel ilişkileri anlatan pek çok öykü mevcuttur. 19. Yüzyıla gelindiğinde, Batılılaşma beraberinde homofobiyi de getirmiş, fakat bu geleneği bütünüyle ortadan kaldırmamıştır. Kabuki tiyatrosu ve çocuk dergileri, 20. Yüzyılın başlarında, androjen, güzel oğlanları sahnede ve sayfalarda temsil etmeye devam etmiştir. 1974’te yayınlanan Toma no shinzo (Thomas’ın Kalbi) adlı manga yaoi alt kategorisinin ilk örneklerinden kabul edilir. 1978’de çıkan Comic Jun, yaoi tarzına odaklanan ilk aylık manga dergisi olur.

Yuri tarzı mangalar genç kızlar arasındaki lezbiyen ilişkilere yer verir. Yaoi gibi yuriler de 1970’lerde yaygınlık kazanmaya başlar. Yamagishi Ryohko’nun 1971 tarihli mangası Shiroi Heya no Futari (Beyaz Odamız) ilk örneklerden biridir. Yatılı bir okulda kalan Resine ve Simone adlı iki kızın ilişkisi anlatılır. 2003’te, sadece yuri mangaları yayınlayan ilk dergi olan Yuri Shimai çıkar. Yaoi ve yuri alt türleri, genel olarak genç kızlara ve kadınlara hitap etse de, ağırlıklı olarak heteroseksüel erkekler için çıkan yuri mangalar da mevcuttur.

Yaoi ve yuri mangalar çocuklar tarafından da okunabilirken, yetişkinler için, yetişkin erkekler arasındaki ilişkileri anlatan Bara adlı bir alt tür daha mevcuttur. Bara genel olarak gey erkekler tarafından gey erkeklerin okuması için üretilen bir türdür. 1960’larda düşük sayıda dağıtılan örneklerin ardından 1971’de yayınlanan Barazoku ilk gey erkek dergisi olarak ortaya çıkar. Yaoi, genç erkekler ve oğlanlar arasındaki ilişkileri romans havasında anlatırken, bara daha gerçekçi, otobiyografik, heteronormativizme karşı politik bir tavır içinde, ya da tamamen cinsel istismara yönelik olabilir. Japonya’da, her okuyucuya hitap eden manga bulunur denmesi boşuna değildir.

Türkiye
Levent Cantek ve Funda Şenol Cantek’in altını çizdiği gibi, Türk çizgili mizahında politikacıları kadınsı özelliklerle çizmek ya da eşcinsel gibi göstermek bir tahkir yöntemi olarak kullanılmıştır. Eril düzen içerisinde kadın nitelikleri taşıyor görünen erkekler iktidarlarını yitirmiş olur. Erkeklerin kadın olarak çizilmesinde toplumsal cinsiyet kodlarını büken (gender-bender) bir yan vardır elbette, fakat bunun queer şekillerden çok ataerkillik sınırları içinde emasküle etmek amacıyla yapılması, dönüştürücü olma potansiyelini yok etmektedir.

Mizah dergilerinde kadın olarak en sık çizilen politikacı, 1950’lerde ve 60’ların başında idamından önce Adnan Menderes olmuştur, Levent ve Funda Şenol Cantek’e göre. 70’lerde ve 80’lerde Gırgır ve Çarşaf gibi dergiler dönemin politikacıları üzerinden bu trendi sürdürmüştür. Bu stereotipin sıklıkla görülen bir başka yansıması da “dansöz gibi kıvıran politikacı” leitmotifidir – ki yakın geçmişte de bazı gazete bantlarında örneklerini görmeye devam ediyoruz.

Türk çizgi romanında ve karikatüründe derinlikli LGBTİ karakterlere pek fazla rastlamak mümkün değildir. Mizah dergileri içinde eşcinsel erkekler ve trans bireyler genelde gülünç tiplemeler olarak resmedilir. Gırgır ve aynı dönemlerde çıkan mizah dergileri, eşcinsel erkekleri “hötöröf”, trans bireyleri “dönme” olarak niteler. Bu tanımlamalar yaygın olmakla beraber, tek tük farklı bakış açıları sunma gayretinde olan işlere de rastlanır.

Galip Tekin’in yazıp Kemal Aratan’ın resimlediği “Vah Vahap Vah” adlı çizgi öykü ilginç bir örnektir. 1989 yılında Dıgıl dergisinde yayımlanan öyküde, o dönemin stereotipleştirilmiş “maganda” figürlerinden biri olan Vahap adlı bir adamın, kadınlara cinsel tacizde bulundukça kadınsı nitelikler kazanması anlatılır. Göğüsleri ve kalçaları büyür ve son olarak, penisi vajinaya dönüşür. Yeniden erkek olması için başka erkeklerin ona cinsel tacizde bulunması gerekecektir. Tehdit ettiği bir adamla seks yaptıktan sonra penisini geri kazanır, fakat bu sefer de hamile kaldığını fark eder. Vahap karakteri beğenilince hikayelerinin devamı da gelmiştir.

“Vah Vahap Vah”ta, toplumsal cinsiyet kanunlarını büken bir hikaye söz konusudur. Fantastik bir senaryo içerisinde, eril bakış açısı, feminen bir bakış açısını benimsemeye zorlanır. Vahap’ın hamileliği sonunda bir oğlu olur. Vahap erkek bedenini geri kazanmıştır, fakat oğluna annelik yapmak ve onu emzirmek zorundadır. Arkadaşları arasındaki eril iktidarı sarsılmasın diye bu durumu gizlemek durumunda kalır. Öte yandan, yeniden kadınsı özellikler kazanmaktan korktuğu için uzun süre kadınlardan uzak durması gerekir.

Nuri Kurtcebe’nin 1993’te çıkarmaya başladığı haftalık erotik çizgi roman dergisi Eroskop, Kurtcebe’nin “Travesti Sevgilim” adlı öyküsünü yayınlar. Öykü “Ne erkek… Ne de kadın… İkisinin Ortası… Yani Dönme…” üst başlığıyla açılır. Süsü adlı, trans bir seks işçisinin ve ona aşık olan, evli bir adamın hikayesidir. Süsü, gece çeşitli erkeklerle birlikte olurken, sevgilisi de onu bulmaya çalışır. Geleneksel anlamda bir olay örgüsünün olmadığı hikayede, Süsü’nün birlikte olduğu tüm erkekler anal olarak penetre edilmek isterler. Süsü’nün alaycı bir şekilde “Alayınız gizli ibnesiniz lan siz!..” diye bağırması, boğaz köprüsünün göründüğü bir İstanbul manzarasında yankılanır. Öykünün sonunda, sevgilisiyle buluşan Süsü, onun da müşterilerinden farklı olmadığını gösterir. “Travesti Sevgilim”, Türkiye çizgi romanında, trans bir bireyin ana karakter ve olayların sürükleyicisi olduğu nadir işlerden biridir. Özetle, “erkek geçinen”, eşleri üzerinde ataerkil bir iktidar kuran adamların iki yüzlülüğüne vurgu yapan bir mesajı vardır.

Benzer bir hikaye yine 1993’te Joker çizgi roman dergisinde Uğur Durak’ın çizdiği “Dayanamıyorum” adlı öyküdür. Aşık olduğu, ya da sadece cinsel olarak arzuladığı kadınla bir türlü cinsel ilişkiye giremeyen bir adam, sonunda ona tecavüz etmeye kalkar, fakat sevgilisinin trans olduğunu öğrenir. Hikayenin sonunda sevgilisi ona tecavüz eder. Hedef alınan, “Vah Vahap Vah” ve “Travesti Sevgilim”de olduğu gibi yine cinsel tacizi ve tecavüzü kendisine hak gören eril zihniyettir. Tecavüz bir cezalandırma aracı olarak reva görülür.

1996’da yayın hayatına başlayan L-manyak dergisi de, yine merkezine LGBTİ karakterler almamakla beraber, çeşitli öykülerinde LGBTİ unsurlar kullanır. Cengiz Üstün’ün yarattığı popüler karakterlerden Kunteper Canavarı, kendisini rahatsız eden, huzurunu kaçırıp onu yakalamaya çalışan kişileri, olağandışı boyutlarda olan penisiyle tecavüz ederek cezalandırır. Kurbanları sıklıkla erkeklerdir. Yukarıdaki örneklerin aksine, burada ataerkil toplumu eleştirme gayretinde olan bir yapı yoktür. Okuyucunun, Kunteper Canavarının tarafını tutması, tecavüzü haklı görmesi beklenir.

Yine L-Manyak’ta, Memcoş’un yazıp çizdiği, “Bi Evimiz Vardı” ve daha sonra “Hatıralar Geçidi” sayfaları, Memcoş ve ev arkadaşı Bahadır Baruter’in, Cihangir Ülker Sokak’taki evlerinde başlarından geçen hikayeleri anlatır. Her ne kadar bu öyküler ağırlıklı olarak Memcoş’un cinsel hayatına, evlerinde verdikleri partilere, uyuşturucu kullanımına odaklansa da, dönemin sosyal ve politik olaylarının da izleri bellidir. Memcoş ve Baruter, komşuları olan transların evlerine ziyarete gider ve sorunlarını dinlerler. Habitat etkinlikleri için “sokakların temizlenmesi” – translardan, sokak çocuklarından, kedi ve köpeklerden arındırılması gündemdedir. Memcoş ve Baruter bundan dolayı duydukları öfkeyi dile getirirler ve komşularıyla olan dayanışmalarını gösterirler.

L-Manyak ekolünden aylık bir çizgi roman dergisi olan Meme’de ilk kez, başlı başına kendi köşesi olan bir trans dedektif Eylül’ün maceraları başlar. 2004 yılında yayın hayatına başlayan dergi kısa ömürlü olur. Rewhat’ın çizdiği Eylül, derginin popüler işlerinden biridir. Aynı zamanda bir seks işçisi olan Eylül, hikayelerinde dedektif rolünü de üstlenir.

Cem X’in yazıp çizdiği Tristan adlı çizgi roman, 2005’te internet üzerinden yayınlanır ve Türkiye’nin ilk gey çizgi romanı olarak lanse edilir. Fantastik bir arka planı olan hikayede, Tristan sihirli yüzükleriyle erkek ve kadın bedenlerinde ve zamanda yolculuk edebilen bir karakterdir. Çizerinin Adonis adlı blogunda, Tristan’ın homofobiye karşı savaştığı belirtilmektedir. Maalesef çizgi roman artık internet üzerinden ulaşılabilir durumda değildir.

Bu yazı, yalnızca LGBTİ ve queer çizgi romanlar konusunda yüzeyi tırmalama amacıyla kaleme alındı ve genel olarak yazarının bilgisi dahilinde olan işlere değindi. Amerika ve Japonya dışında, çizgi roman kültürünün çok yaygın olduğu Fransa ve İtalya gibi ülkelerde de önemli eserler verildiği muhakkaktır. Bu açıdan, global ölçekli, çok geniş bir araştırmanın elzem olduğu su götürmez. Türkiye çizgi romanı ise, LGBTİ ve Queer çizgi romanlar bakımından bariz bir şekilde yoksuldur. Bunun tez zamanda değişmesi ümidiyle…